ataturkiye
• 30/5/2006 - VE ATATURKİYE....
"Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir (yeterlidir)." Mustafa Kemal Atatürk bende bu sözden yola çıkarak;
ATATÜRKÇÜ çağdaş düşünen düşündüğünü ifade edebilen bir oluşum yaratma modeli olarak düşündüm.
bu günlerde yıpratılmak tahrip edilmek istenen bu düşünce elbette silinemiycek ama yinede birşeyler yapılmalı.
ülke üzerindeki oyunlara alet olunmamalı ve ATATÜRKÇÜ düşünce etrafında çağdaş bir eğitim sistemi gerçekleştirilmeli öneriler ve projeler geliştirmeliyiz temel niteliği iyi bir insan olan herkes bir ülkenin nasıl yüksele bileceğini milletin bağrında nasıl yetişeceğini göstermelidir. ülkesini seven herkes taşın altına elini sokmalı ve çağdaş türkiyenin temelleri ATATÜRKÇÜ düşünce etrafında yobaz düşünceyi silen bir TÜRKİYE yaratmalıdır bu güç elbette bu ülkede vardır.
benim bir eğitim destek projem var çok yakında sitemden duyurucam ve desteklerinizi rica edicem kendim için değil çağdaş bir TÜRKİYE için ATATÜRK TÜRKİYESİ için..
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/5/2006 - İÇİMİZDEN BİRİ
Atatürk, özel hayatında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'te Izmir'de Latife Hanım'la evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 "tarihine kadar sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (man), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve Ihsan adlı çocukları himayesine aldı. Hepsine iyi bir gelecek hazırladı.
1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlannı da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Talih Kurumlarına pay ayırdı.
Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, Rumeli türkülerine, güreşe aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan zevk alırdı. Sakarya adlı atıyla köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin meselelerini tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Tabiatı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.
Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05 'te, yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak Istanbul'da hayata gözlerini yumdu. Cenazesi geçici istirahatgahı olan Ankara Etnogrofya Müzesi' ne getirildi.
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/5/2006 - DR. TAHİR TAMER KUMKALE; cüneyt zapsu hadisesi
Türkiye Milliyet gazetesinin manşetinde yer alan "ABD'de Hamas Kavgası" başlıklı haberi konuşmaya devam ediyor. Cüneyd Zapsu’nun Başbakan Erdoğan hakkındaki özlerini içeren bu haber üzerinde spekülasyonlar bitecek gibi görülmüyor. Yasemin Çongar’ın hazırladığı haberde; AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli ve Başbakan’ın çok özel danışmanı Cüneyd Zapsu'nun Washington'daki “American Enterprise Institute” adlı araştırma kuruluşunda Amerikalılarla yapılan tartışmalar yer alıyordu. Konunun en can alıcı noktası Zapsu'nun Başbakan Erdoğan'ı kastederek, Amerikan tarafına "Bu adamı süpürmeyin, bu adamı kullanın" dediğini aktaran bölümdü. Şaban Dişli, konuyu haberleştiren gazetecilerin çeviri hatası yaptıklarını söyledi. Dişli, "Erdoğan'ın tüm dünyada kredibilitesi var, kredibilitesini (güvenilirliğini) kullanın dedik; Erdoğan'ı kullanın demedik" şeklinde konuşarak kendilerini aklamaya çalıştı. İşte Cüneyd Zapsu’nun İngilizce söylediklerinin Türkçe tam karşıtı; “ Bu adam (yani Başbakan Erdoğan) dürüst bir adam. Kendi inançlarına sahip ve bu inançlarında samimi. Lütfen şunu yapmaya çalışın... "Sömürmek" kötü bir kelime, ama kullanmak... Bu adamdan yararlanın. Çünkü bu kişinin çok itibarı var, hem kendi inançları nedeniyle Müslüman dünyasında, hem de Batı tipi demokrasiye inanıyor. Bence onu devirmeye çalışmak, delikten aşağı koymak yerine onu kullanın... Burada ve Avrupa'da bundan yararlanmalısınız. Teklifim budur” İşte olayın gerçek yüzü bu cümlelerde yatıyor. T.C Devleti vatandaşlarının serbest iradesiyle seçerek parlamentoya soktuğu ve başbakan yaptığı bir kişi hakkında bizzat kendi özel danışmanı tarafından Amerikalılara; "Sakın bu adamı süpürüp deliğe atmayın, Yararlanmasını bilin!, Onu kullanın!" deniyor. Akıllara durgunluk veren ve düşünen beyinleri donduran bir garip olay bu. Sayın Başbakan bir zamanlar “Benim görevim Türkiye’yi pazarlamak” demiş ve epeyce eleştiri almıştı. Demek ki başbakan danışmanının bir diğer görevi de “Başbakanı pazarlamak” imiş. Bu vesile ile bunu da öğrenmiş olduk. Sayın Başbakan hoşgörü sahibi olabilir. Danışmanı Cüneyd Zapsu ile şahsi ve ailevi dostlukları kendisinden bu adam diye bahsedebilecek kadar ileri olabilir. Ve doğal olarak bu ifadeleri normal olarak karşılayabilir. Fakat kamu vicdanının ve devlet örfünün bunu hoş karşılaması asla mümkün değildir. Bu konuşma tarihe talihsiz bir belge olarak düşmüştür. Tarihçiler gelecek nesillere bu günlerden bahsederken ve yürütme erkinin düştüğü aczi ifade ederken, bu malzemeyi kesin belge olarak sunacaklardır.. Sayın Başbakan’ın bu konuyu kapatmasını ve normal bir hadise gibi görmesini kabullenmemiz mümkün değildir Çünkü kendi danışmanının "Bu adam!" olarak hitap ettiği kişi sadece kendisinin değil 72 Milyon insanın yaşadığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başbakanıdır. Başbakanımızın “Amerikalılar tarafından süpürülüp deliğe atılacak gibi değil, kullanılacak biri” gibi tanıtılmasından bu ülkenin sade bir vatandaşı olarak başta ben ve milletim hicap duyarız. Çünkü Türk Milleti, Cüneyd Zapsu'nun benzettiği gibi süpürülüp deliğe atılacak, ya da kullanılacak bir başbakana asla layık değildir. Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu, Cüneyd Zapsu'nun, ABD'deki temasları sırasında basına yansıyan açıklamalarını; ''Kullanılması teklif edilen milletimizin samimi hissiyatı, değerleri, dinidir, inançlarıdır. Kullanılması teklif edilen, Başbakan değildir'' diyerek konuya daha da derinlik kazandırmıştır. Sayın Mumcu’nun TBMM parti grubunda yaptığı konuşmadan aldığım aşağıdaki sözlerine aynen katılıyorum. Benim ve yüce milletimin hissiyatına tıpatıp uyduğuna inanıyorum.
“…Amerikalılarla yapılan temaslarda sarf ettikleri sözler öylesine mide bulandırıcı ki, muhataplarının da midesi bulanmış olmalı ki bunu reddettiler ve deşifre ettiler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanı hakkında, ''Bu adamın, inançları var. Bu inançları dolayısıyla kendi halkı ve İslam dünyası üzerinde bir kredisi var. Bu adamı devirmek, süpürmek yerine, kullanın'' deniliyor ve bunu, Erdoğan'ın ''özel asistanı ve veri koordinatörü'' Zapsu söylüyor. 'Veri koordinatörü ne demekse onu da anlamadım. Bu yaşıma geldim, ilk defa böyle bir şey duyuyorum. Herhalde vermekle ilgili işleri düzenleyen adam olmalı. Kendi tecrübelerimden de biliyorum ki, arkadaşın genellikle baktığı işler vermekle, dağıtmakla ilgili işler.. İktidar kanadından bu sözlere bir tepki gelmemiştir. Tam tersine ''taltif edici'' tavırlar takınılmıştır. Biz, buna seyirci kalamayız. Çünkü söz konusu edilen kişi kendi kişiliğinden ibaret bir Tayyip Erdoğan olsaydı, isteyen kendisini kullandırır, isteyen kullandırmaz. Bu, bizi hiç ilgilendirmezdi. Ama bu kişi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanı ve bu kişi Türk Milleti'nin özellikle inançları ve değerleri dolayısıyla kendisine tanıdığı krediyle birlikte, sadece Türk Milleti'nin değil İslam aleminin de inançları ve değerleri dolayısıyla kendisine duyulan güven üzerinden teklif edilen kişi... Yani kullanılması teklif edilen, milletimizin samimi hissiyatı, değerleri, dinidir, inançlarıdır. Kullanılması teklif edilen, Başbakan değildir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir devlet adamı bu kadar aşağılanmamıştır. Bu aşağılanmadan dolayı sevinecek değiliz. Kahroluyoruz, üzülüyoruz. Çünkü aşağılanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanı, bizim başbakanımız.. Haysiyetli, onurlu duruşu olan politikacıların bu duruma derhal tepki göstermesi gerekirdi. Milletine heybetli duran Başbakan Erdoğan yurtdışındaki muhatapları karşısında hürmetli durmaktadır.. İktidar uluslararası ilişkilere saplantılı bakmaktadır. Çünkü zihniyetleri, daha çocukluk çağlarından beri dünyayı yöneten bir karanlık komplo merkezi fikriyle doldurulmuş olduğu için, açıkça söyleyeyim; Siyonizm fikriyle bir şizofreniye maruz bırakıldıkları için, 'dünyanın her tarafını Siyonistler kuşatmış vaziyetteler, gizli gözlerle bize bakıyorlar, dokunduklarında bir düğmeyle her şeyi alt üst edebilirler' saplantısıyla büyüdükleri için, dünyaya böyle bakıyorlar... Yani kullanmak veya kullanılmak, bütün mesele bu... Hükümetin dünyaya bakışı budur. İçerde milleti kullanın, dışarıda kendinizi kullandırın. Böylece bir kullanma, kullandırma dengesi içinde iktidarda durun. Bu şartlar altında bu ülke nereye gidebilir.''
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/5/2006 - DEĞERİ AZALMIYCAK BÜYÜK ÖNDER
TÜRK MİLLETİ ŞEREFİNİ ONURUNU KURTARAN İNSANLARI UNUTACAK KADAR ACİZ BİR MİLLET DEĞİLDİR
bu günlerin moda bir söylemi var ATATÜRK bunları tek başına yapmadı sadece o değil arkada başkalarıda var falan gibi söylemler oluşmaya başladı. bu sözleri zaten ATATÜRKTE inkar etmiyor ve her defasında bu başarıları milletle başardığını söylüyor. bilinmesi gereken bu sözleri çıkaranların ATATÜRK düşmanları olması bugüne kadar kendiside dahil hiç kimse ATATÜRKÜN tek başın yaptığını başardığını iddaa etmedi zaten ama bu kişilerin amacı açık ATATÜRKÇÜ düşünceyi yıpratmak ve düşünce üzerindeki tahribattan yeni bir kahraman yaratabilirmiyiz kaygısı. size ATATÜRKÜN önderliğiyle ilgili bir konuşma metni sunuyorum; "BENİM GÖREVDEN ALINDIĞIMA VE HERTÜRLÜ SONUÇLA KARŞI KARŞIYA OLDUĞUMA ŞÜPHE YOKTUR BENİMLE AÇIKTAN AÇIĞA İŞBİRLİĞİ ETMEK SONUCU ŞİMDİDEN KABULLENMEK DEMEKTİR.BUNDAN BAŞKA BU ŞARTLARIN İSTEDİĞİ ADAMIN BAŞKA BİRÇOK BAKIMDANDA BENİM ŞAHSIM OLABİLECEĞİ GİBİ BİR İDDAA SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. YALNIZ,BU MEMLEKET EVLATLARINDAN BİRİNİN ORTAYA ATILMASI KAÇINILMAZ OLMUŞTUR BENDEN BİR BAŞKA ARKADAŞTA DÜŞÜNÜLEBİLİR YETERKİ ARKADAŞ BUGÜNKÜ DURUMUN KENDİSİNDEN BEKLEDİĞİ ŞEKİLDE HAREKETE EVET DİYE BİLSİN"(NUTUK) gördüğünüz gibi bu düşüncenin yaşamasını başarılmasını istemiştir ille ben yapmalıyım dememiştir ben önder olmalıyım dememiştir onu önder yapan ALLAH vergisi lider özelliği ve kendini herkonuda geliştiren birisi olmasıdır... |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/5/2006 - DR.TAHİR TAMER KUMKALE; YURT TOPRAĞI! HER ŞEY SANA FEDA OLSUN
Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği ancak AKP yönetiminin yeniden ele aldığı “Yabancılara Toprak Satışını Düzenleyen Yasa Tasarısı” TBMM’de tekrar kabul edilerek onay için Cumhurbaşkanlığı’na gönderildi. Vatan Toprağına sahip olmak devlet olabilmenin temel şartlarından biridir. Toprak; uğruna dökülen kanlar ve verilen canlar ile vatanlaşır. İnsan en kıymetli varlığı olan canını bir tek şey için gözünü kırpmadan verir. O'da vatan topraklarının müdafaası içindir. Avrupa Birliği ile müzakere süreci ile birlikte ülkemiz üzerindeki baskılar artıyor. Bu arada taviz verme politikamız aksamadan aynen uygulanıyor. Görülüyoruz ki başımız bir kere eğildikten sonra her istenilene EVET demeden yapamıyoruz. Avrupalıların kendi topraklarını koruyucu her türlü tedbiri almasına rağmen söz konusu Türkiye ve Anadolu toprakları olduğunda kutsal vatan topraklarımızın yabancılara satışının önündeki engellerin kaldırılması için bize her türlü baskının yapıldığına şahit oluyoruz. Baskı aracı olarak kullandıkları malzeme de hiç düşünmeden çıkartarak hukuk sistemimizi içinden çıkılmaz bir kargaşa yumağı haline getiren Uyum Yasalarımız oluyor.. Zengin yabancıların fakir Türklerin topraklarını yasal yollardan elimizden nasıl aldıklarını bu sütunlarda bıkmadan vurguladım. Olayın sakıncalarını açıkladım. Fakat bu konuda tedbir alması gereken yetkili ve ilgili büyüklerimize ulaşamadım.. Demek az söylemişiz ki bu satışlar durmaksızın devam etti.. Eğer, Vatan toprakları üzerinde oynanan oyunları görmez ve gerekli tedbirleri almaz isek ülkemiz üzerinde küresel güçlerce oluşturulmaya çalışılan satış işlemi tamamlanmış olacaktır.. Daha dün Sultan Abdülhamit’in devlet borçlarının ödenmesi karşısında Filistin’de toprak isteyen Yahudilere attığı tokadı bugün atacak bir yönetime sahip olmadığımız kesin. Şimdi biraz düne gidelim ve buna göre günümüzü değerlendirelim. Osmanlı Devleti borçlarını ödemekte zorlanınca 1875 yılında iflasını ilan eder. 1876' da İkinci Abdülhamit tahta geçer. Fransa, İngiltere ve Rusya destekli milliyetçilik akımları Balkan topraklarından başlamak üzere ayrılıkçı hareketler olarak yaygınlaşmıştır. Devlet, boğazına kadar borç batağına saplanmıştır. Yani Osmanlı Devleti günümüz Türkiye'sinin düştüğü borç batağının bir benzeri ile karşı karşıyadır. Borçların tahsili için, alacaklı devletler ve alacaklı bankerlerin kontrolünde devlet gelirlerini toplayan Duyûn-u Umumiye İdaresi kurularak devlet bütçesinin yönetimi alacaklılara (bugünde IMF ve Dünya Bankası yönetimine) teslim edilmiştir. İşte bu müstesna günlerde Siyonist Düşüncenin savunucusu ve Yahudi Milliyetçisi Thedor Herzl Abdülhamid'e bir teklifte bulunur. Bütün Osmanlı Devlet borçlarına karşılık Filistin topraklarının (şimdiki İsrail Devleti Toprakları) Yahudilere verilmesini talep eder. 20 milyon kilometrekare toprağa sahip Osmanlı Sultanı, bu küçük toprak parçası için; "O toprakların bedeli para değil, atalarımın kanıdır. Kanla alınanlar ancak kanla geri verilir" diyerek Thedor Herzl'i huzurundan kovar. Osmanlı Sultanı’nın vatan toprakları üzerindeki bu büyük hassasiyetini arazilerin sahibi olan Filistinli Araplar umursamazlar ve tapulu arazilerini yüksek meblağlar karşılığında Yahudilere satarlar.. Nitekim 1948'de Birleşmiş Milletler tarafından Filistin topraklarında İsrail Devleti kurulduğunda, bölge arazisinin büyük bir bölümü Yahudiler tarafından önceden satın alınarak tapulu malları yapıldığına şahit olunmuştur. Yani işin alt yapısı çok önceden tamamlanmıştır. Şimdi bu topraklarda Arapların "buralar bizimdi" diyerek hak iddia edebilecekleri çok az bir bölge kaldığı bilinmektedir. Gelelim 2006 Türkiye’sine. Sultan Abdülhamit’in torunları olan bizler ne yapıyoruz. ; "Yabancılar topraklarımızı rahatça satın alabilsinler" diye özel yasa bile çıkartıyoruz. Bunu fırsat bilen İsrailli Yahudilerin Tevrat’ta kendilerine vaat edildiği bildirilen kutsal Arz-ı Mevut’a, bir başka deyişle bereketli GAP topraklarına yerleştiklerini sadece seyrediyoruz. . Basından aldığımız bilgilere göre sadece son bir yıl içinde 234.385.000 metrekare vatan toprağı yasalara uygun olarak yabancı uyruklulara devredilmiştir. Ve artık bu topraklar şehit kanı ile sulanarak vatanlaşan ülke topraklarına dahil değildir. Rakamların diline göre bu toprakların çoğu göz bebeğimiz gibi baktığımız, fakat terör nedeniyle tamamlayamadığımız verimli GAP'a ait topraklardır. Bugün, ülkemizin neresinde satın alınacak değerli topraklar olduğu santimine kadar biliniyor. Konunun gizliliği kalmadı. Çünkü uydulardan çekilen resimler vasıtasıyla toprakların altı ve üstü kolaylıkla tespit ediliyor ve bilgiler internet sitelerinde açıklanıyor. Yani, nerelerin satın alınacağının reklâmı önceden rahatlıkla yapılabiliyor. Keşke, küresel güçlerin bildiklerini ( yani bugün elimizden çıkan bu topraklardaki milli değerlerimizi ) yasaları çıkartan yöneticilerimiz bilselerdi... Ve neleri kaybettiğimizin farkında olsalardı... Günümüzün küreselleşen dünyasında ticari nedenler, bir ülkede yabancıların taşınmaz mal edinmesini bir ihtiyaç haline getirmiştir. Buna rağmen dünya milletlerinin uluslararası hukukun kuralları içinde kendi milli çıkarlarına uygun esas ve yöntemleri bulmasını ve uygulamasını engellememek kolay değildir. İstenildiği takdirde her türlü sınırlamalar getirilmesi her zaman mümkündür.. Kanaatime göre yabancılara toprak satışı yasasını çıkartmanın AB ile hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü AB’ne son giren ülkelerde dahil olmak üzere tüm ülkelerde arazilerinin yabancılara satışlarına önemli kısıtlamalar getirildiği bilinmektedir. Meraklıların kısa bir internet araştırması ile AB ülkelerinin uygulamalarını göreceklerini ve asıl o zaman bizde yapılanlara isyan edeceklerini değerlendiriyorum.. Açıkçası ülke toprakları, yani Türkiye satışa çıkarılmıştır. Peki, yabancılar bunu nasıl gerçekleştirmektedir ve bizim gözümüzü nasıl boyamaktadır? İşte işin sırrı buradadır. Bugün emperyalizm vahşi yüzünü bütün çıplaklığı ile Türkiye'de göstermektedir. Bu işe “Dur” diyebilecek tek güç olan Türk Halkı ise; Televole'ler, Popstar yarışmaları ve Futbol karşılaşmaları ile uyuşturularak tepkisizleştirilmiştir. Şimdi bu satışların durdurulması için halkımızın uykudan uyandırılması ve bilgilendirilmesi gerekmektedir. Aciliyeti olan bu işlevin yerine getirilmesinde görev tamamen medyaya düşmektedir. Oysa TRT dahil basın ve yayın organlarımızın bugünkü bakış açıları ile halkımızın uyandırılması mümkün görülmemektedir.
Sonuç olarak; Milli meselelerimize duyarlılığı kamuoyu tarafından çok iyi bilinen Cumhurbaşkanı Sezer’e burada tarihi bir görev düşmektedir. İnsan hak ve özgürlüklerini Türk vatandaşları gibi yabancıya da tanımış bulunan Anayasamızın 16’ncı maddesindeki, “Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir” ilkesi çerçevesinde konunun eski bir hukukçu olan Sayın Cumhurbaşkanı’nın ciddi bir değerlendirileceğine ve bu kanunu veto edeceğine inanmak istiyorum.. Bu inancımın, Sayın Cumhurbaşkanının 31 ARALIK 2005 Yeni Yıl konuşmasında yer alan aşağıdaki ifadelerine dayandığını özellikle belirtmek istiyorum.
“Siyasal güdülerin, toplumsal önceliklerin önüne geçmesine izin verilmemeli, her zaman ve her koşulda kamu yararı gözetilerek, ulusal birliğimizi zedeleyecek tutum ve davranışlardan, kamu vicdanında rahatsızlık yaratan uygulama ve düzenlemelerden uzak durulmalıdır.” |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/5/2006 - ACİZ HİLAFETÇİLERE EN GÜZEL CEVAP
Hilâfet konusurında halkın şüphe ve endişesini gidermek için, her yerde gerektiği kadar konuştum ve açıklamalarda bulundum. Kesin olarak belirttim ki, milletimizin kurduğu yeni devletin mukadderatına,işlerine, bağımsızlığına, ünvanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştıramayız! Milletin kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuz olarak da koruyacaktır! Millete anlattım ki, bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak görevi ile yükümlü imiş gibi hayal edilen bir halifenin, görevini yerine getirebilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tâbi tutulamaz. Millet buna razı olamaz! Türk halkı bu kadar büyük bir sorumluluğu bu kadar mantıksız bir görevi üzerine alamaz. Milletimiz, yüzyıllarca bu anlamsız ve boş görüŞten hareket ettirildi.Fakat ne oldu? Her gittiği yerde miılyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu evlâtlarının sayısını biliyor musunuz? dedim. Suriye'yi, Irak'ı elden çıkarmamak için, Mısır'da barınabilmek için, Afrika'da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz? Ve sonuç ne oldu görüyor musunuz? dedim. Halife'ye dünyaya meydan okutmak ve onu bütün İslâm Dünyasının işlerinde söz ve yetki sahibi kılmak düşüncesinde olanlar, bu görevi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on katı nüfusa sahip olan büyük Müslüman kitlelerinden beklemelidirler! Yeni Türkive'nin ve Yeni Türkiye halkının, artık, kendi varhk ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur... Başkalarına verilecek bir zerresi kalrrıamıştır! dedim. Bir başka noktayı da halka iyice açıklayabilmek için şunları söyledim : Bir an için farz edelim ki, dedim; Türkiye söz konusu görevi kabul etsin... Bütün fslâm dünyasını bir noktada birleştirerek yönetmek gayesinde yürüsün ve başarmış da nlsun! Pekâlâ ama, uyruğumuz ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler, derlerse ki bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat, biz bağımsız kalmak istiyoruz. İstiklâl ve hâkimiyetimize kimsenin karışmasını uygun bulmayız! Biz kendi kendimizi yönetmeye muktediriz. O zaman Türk halkının bütün bu gayret ve fedakârlığı yalnızca bir teşekkür ve dııa almak için mi göze alınacaktır?Görülüyordu ki, boş bir istek ve heves için, bir vehim ve hayal için,Türk halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilâfet ve halifeye görev ve yetki vermek düşüncesinin temelinde yatan esas bundan ibaretti. Efendiler, halka sordum : Bir İslâm devleti olan İran ve Afganistan , halifenin herhangi bir yetkisini tanır mı? tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü, böyle bir yetki devletinin istiklâlini milletinin hâkimiyetini ortadan kaldırır.Millete şunu da hatırlattıın ki, kendimizi dünyaıun hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimi -i tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz. Efendiler, İngiliz tarihçilerinden We11s, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları Dünya tarihinin gelecekteki safhası başlığı altında bazı düşünee ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef Un gouvernement federal mondial yani birleşik bir dünya devletidir.We11s, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl durulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor. WeI1s, bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse,milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır diyor ve gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka birşey olamaz;hiç şüpheyoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır görüşünü ileri sürüyor.İnsanlığın dayanışması iIe ilgili büyük hayallerin sonunda ger çekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerektiğinin doğru olarak bilinmediği ve saIdırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği de bildiriliyor. W e 11 s' in Avrupa ve Asya'nın felâketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasııldaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir, olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birIeşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim.Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncde yükselip olgunlaşması, Hİristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren birleşik bir dünya devleti kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz. Türkiye'ye musallat olmamak şartıyla, hilâfetçileri ve Panislâmizm taraftarlarını memnun etmek için, bu tasavvur ve tahayyül bir dereceye kadar bizde de tasvir edilmişti. Ortaya atılan görüş şuydu : Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da ve diğer kıt'alarda yaşayan Müslüman toplumları, gelecekte herhangi bir gün kendi irade ve arzularını kullanacak bir güç ve özgürlüğe kavuşurlar ve o zaman lüzumlu ve yararlı görürlerse, çağın gereklerine uygun birtakım uyuşma ve birleşme noktaları bulabilirler. Şüphesiz, her devletin, her toplumun biribirinden karşılayabileceği ihtiyaçları vardır. Karşılıklı çıkarları olacaktır. Tasarlanan bu bağımsız İslâm devletlerinin yetkili temsilcileri bir araya gelip bir kongre yaparlar ve falan ve filân İslâm devletleri arasında şu veya bu ilişkiler kurulmuştur. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği şartlar içinde birlikte hareket sağlamak için, bütün İslâm devletlerinin temsilcilerinden kurulu bir meclis oluşturulacaktır. Birleşmiş olan İslâm devletleri bu meclisin başkanı tarafından temsil edilecektir derlerse ve isterlerse, işte o zaman, o birleşik İslâm devletine hilâfet ve ortak meclisin başkanlığına seçilecek zata da halife ünvanı verirler. Yoksa, herhangi bir İslâm devletinin, bir kişiye bütün İslâm dünyasınnı işlerini yönetme ve yürütme yetkisini vermesi akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir durumdur. |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/5/2006 - DR. TAHİR TAMER KUMKALE; CUMHURİYETİMİZİN TEMİNATI CUMHURBAŞKANI
Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Sezer işgal ettiği makamın vakar ve haysiyetine yaraşır şekilde büyük bir mücadele örneği sergiliyor. Küresel güçlerin ülkemiz üzerindeki saldırılarına, ülkenin bölünmesini öngören dayatmalarına karşı adeta tek başına karşı koyuyor. Cumhuriyete ve Cumhura (halka) layık bir lider olmanın örneklerini sergiliyor. Cumhurbaşkanı Sezer, tam bir teslimiyet duygusu içinde milli değerlerimizin erozyona uğratıldığı ülkemizde yapılan bütün yanlışları gördüğünü belirtiyor ve çözüm yollarını göstererek ilgili makam ve yetkili kişileri uyarıp tedbir almaya zorluyor. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in 31 Aralık 2005 günü canlı olarak sunulan “YENİYIL KONUŞMASI” ülkemizin içinde bulunduğu kötü gidişin tespit edildiği ve çarelerinin gösterilerek ilgililerin göreve davet edildiği tarihi bir vesika niteliğindedir. Kanaatimce bu konuşma metni, günümüzde karşı karşıya kaldığımız küresel tehdit göz önünde bulundurulduğunda Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “GENÇLİĞE HİTABESİ” kadar önemlidir. Gençliğe Hitabe’nin yazılmasını gerektiren silahlı işgal bugün yoktur. Fakat bundan daha kötüsü bugün insanlarımızın beyinleri işgal edilmiştir. Bu işgal devam etmekte ve yıkımını her geçen gün arttırmaktadır. Cumhurbaşkanının bu konuşmasının her satırının üzerinde dikkatle durulması ve ülkemizin kalkınma ve güçlenmesi için mutlaka uygulanması gerekmektedir. Konu bu kadar mühimken bu konuşmanın hiçbir muhatabı çıkmamıştır. Ne iktidar ve ne de muhalefet partileri belirtilen konuları sahiplenmemiştir. Müzakere basını gerekli ilgiyi gösterip Cumhurbaşkanının tespitlerini halka iletme görevini yerine getirmemiştir. Devlet Televizyonu ise bu konuşmayı defalarca tekrarlayarak halkın bilgilenmesini sağlama görevini yerine getirmemiştir. Anarşist ve teröristler ile devlet düşmanlarına her fırsatta sahip çıkan aydınlarımız da Cumhurbaşkanının uyarılarını görmezlikten ve duymazlıktan gelmişlerdir.. Anayasal kuruluşlarımız ise sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Sivil Toplum kuruluşları da duymamış gibi davranmışlardır. Oysa Sayın Ahmet Necdet Sezer’in bu konuşması tarihi bir vesikadır. Zamanlaması ve veciz ifadeleri ile ülkemizin durumunu apaçık yansıtmaktadır. Bununla Cumhurbaşkanı yönetimi devletin gerçek sahibine yani millete şikâyet etmektedir. Millete bu şikâyet iletilmediği takdirde hiçbir yararı yoktur. Buz üzerine yazılan yazı gibi kısa bir süre içinde etkisi kalmayacak ve unutulacaktır. Şimdi bu ülkeyi seven, kalbi millet, devlet ve bayrak aşkı ile dolu kişi ve kuruluşların bu sese sahip çıkmaları ve bu sesi halka ulaştırmaları gerekmektedir. Ben Tahir Tamer Kumkale olarak bu görevi seve seve üzerime alıyorum. Ve sütunlarımı Sayın Cumhurbaşkanının tarihi belge niteliğindeki 2006 Yeni Yıl konuşmasına ayırıyorum. Sayın Sezer'in bu konuşmasını aynen yayınlayarak halkımızın Cumhurbaşkanının arkasında toplanmasına katkıda bulunmayı hedefliyorum. İşte Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in tarihi konuşması;
Değerli Yurttaşlarım, Acı ve tatlı olayları, sevindirici gelişmeleri, mutluluk veren anıları ile bir yılı daha geride bırakıyor, umudumuzu koruyarak, huzur içinde yeni bir yıla girmenin coşkusunu yaşıyoruz. 2006 yılının ülkemize, Ulusumuza ve tüm insanlığa barış, kardeşlik, huzur, mutluluk ve gönenç getirmesini, dünyanın ortak sorunlarının çözülmesi için yeni bir başlangıç oluşturmasını diliyor, sizlere saygılarımı, en iyi dileklerimi sunuyorum. Kuşkusuz yeni bir yıl, beklentiler ve hedefler yönünden, bireyler, toplumlar ve ülkeler için farklı anlamlarla yüklüdür. Türkiye, Cumhuriyet'in ilanıyla, çağdaş dünyanın onurlu, saygın, güvenilir bir üyesi olma yolunda önemli aşama kaydetmiştir. Bu gurur ve güvenle, gelinen düzey yeterli görülmeyerek, her alanda güçlü olabilmek amacıyla tüm olanakların seferber edilmesi önemlidir. Öncelikler gelişen koşullar doğrultusunda ve gerçekçi yaklaşımlarla gözden geçirilip, yeni atılımlar gerçekleştirilerek, başta Avrupa Birliği üyeliği olmak üzere, hedeflere ulaşmak için birlik içinde çalışılacaktır. Politikaları sorumluluk bilinciyle oluşturmaya, Türkiye'nin ulusal hedeflerini ve çıkarlarını ilgilendiren konularda siyaset üstü bir yaklaşımla hareket etmeye, toplumsal uzlaşmanın sağlanmasına, kurum ve kuruluşların işbirliğine özen gösterilmelidir. Siyasal güdülerin, toplumsal önceliklerin önüne geçmesine izin verilmemeli, her zaman ve her koşulda kamu yararı gözetilerek, ulusal birliğimizi zedeleyecek tutum ve davranışlardan, kamu vicdanında rahatsızlık yaratan uygulama ve düzenlemelerden uzak durulmalıdır. Gelişen her ülke gibi, kuşkusuz Türkiye'nin de sorunları vardır. Türkiye, sorunlarına karşın, yurttaşlarının yarınlara güvenle bakmasını sağlayacak olanaklara, en güç koşullarda akıl ve sağduyu ile karar alma ve uygulama bilincine sahiptir. Bugün için düş gibi görünen hedeflerin gerçekleştirebilmesinin, Cumhuriyet'in ve kazanımlarının yaşatılmasına, birlik ve dayanışma ruhuyla daha çok çalışılmasına bağlı olduğu unutulmamalıdır. Cumhuriyet'in temel niteliklerini çok yakından ilgilendiren sonuçsuz tartışmalarla gündem yaratmaya uğraşmak yerine, gerçek sorunlara eğilinmeli, sorunların aşılabileceği inancı her koşulda korunmalı, Ulusa, Devlete, demokrasiye güvenilmelidir. Gücümüze inanarak, umudumuzu canlı tutarak, karamsarlığa kapılmadan, çağdaş dünyayla bütünleşme yolunda yorulmadan ilerleyeceğiz.
Değerli Yurttaşlarım, Dünyamız, olumlu ve olumsuz gelişmelerin bir arada yaşandığı bir süreçten geçmektedir. Bilim ve teknoloji alanındaki yenilikler, ilerleme yolunda yeni ufuklar açarken, terör, çatışmalar, açlık ve salgın hastalıklar, insanlık için tehdit olmayı sürdürmektedir. Artan uluslararası işbirliğine karşın, terörizm, kalıcı dünya barışının önündeki en büyük engel olma özelliğini korumaktadır. Güçlülerin egemen olduğu ve başta insan hakları olmak üzere evrensel değerlerin hiçe sayıldığı günümüzde, kalıcı dünya barışının sağlanması, tüm ülkelerin ortak çabasını ve anlayış birliğini gerektiren, ancak ulaşılması güç bir hedef olarak algılanmaktadır. Küresel anlamda yoksulluk yaygınlaşmakta, zengin ve yoksul kesimler arasındaki uçurum, geçmiş yıllara göre daha da büyümektedir. Stratejik kaynakları paylaşmayı amaçlayan güç savaşımı, tüm insanlığı olumsuz etkilemektedir. Dünyada ülkeler ve bölgeler arasında eşitsizliklerin giderilmesi yolunda somut adımlar atılmadığı sürece, küresel ölçekte daha iyi yaşam koşulları oluşturulamayacak; toplumlar, ülkeler ve bölgeler, toplumsal, siyasal ve ekonomik çalkantı tehdidinden kurtulamayacaktır. Bunun bilincinde olan Türkiye, bir yandan kendi halkının mutluluğunu ve gönencini arttıracak uygulamalara ağırlık verirken, öte yandan küresel düzeydeki eşitsizliğin ortadan kaldırılması için ciddi adımlar atılması gerektiğinin bilinciyle hareket etmektedir. Türkiye, güçlü ekonomisi, laik ve demokratik, çağdaş Devlet ve toplum yapısı, bölgesinde bir istikrar öğesi olma konumuyla, tüm ülkelerin egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini korumayı temel alan doğru, akılcı, gerçekçi, barış ve istikrar amaçlı politikalarını özenle sürdürecektir.
Değerli Yurttaşlarım, 2006 yılına girerken, Türkiye'nin geleceği yönünden önemli gördüğüm kimi konulardaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti, Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez bir bütündür ve tekil devlet yapısına sahiptir. Kurucu öğe olarak, tek devlet, tek ülke ve tek ulus söz konusudur; bu öğelerden ve tek dil, tek bayrak ülküsünden vazgeçilemez. Ulus'un adı, Yüce Önder'in şu özlü sözünde belirtilmiştir: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir." O Ulus' ki, tarihte eşi görülmemiş bir özveriyle yurdunu yabancı işgalcilerden kurtarmış, tasada ortaklık yapmış, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş, tüm devrimleri birlikte gerçekleştirmiş, Cumhuriyet'in kazanımlarından birlikte yararlanmış, sevinci ve güzellikleri birlikte yaşamıştır. Bilinmelidir ki, çağdaş devletlerde de yurttaşlık hukuksal bağı yanında bir de ulus kimliği vardır ve bu kimlik, ortak çıkarların, ortak coşkuların, ortak duyguların ve ortak bir dilin toplamıdır. Anayasa'nın başlangıcında ve 2. maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Anayasa'nın Atatürk ulusçuluğuna dayandığı, Türk Ulusu'nun çıkarlarının her türlü etkinliğin üzerinde olduğu belirtilmiştir. Anayasamıza göre, Türk Ulusu, siyasal bir birliktir ve tekil devlet yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Ulusal kimlik bilincini yerleştirmeden tekil devlet yapısını korumak olanaksızdır. Anayasa'daki ulusçuluk anlayışı, ırksal ve dinsel ögelere değil, gurur ve övünmede, sevinç ve tasada, hak ve ödevlerde, nimet ve külfette ortaklık ve birlikte yaşama isteği gibi değerlere dayanmaktadır. Geçmişte yaşanan ortak acılar ve sevinçler, birlikte kazanılan zaferler, ülke ve ulus çıkarını her şeyden üstün tutma, ülkü ve amaç birliği, çağdaşlaşma yolunda verilen savaşım bu değerleri oluşturmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak Anayasa, "Türk Devleti"ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesi "Türk" sayan kuralıyla, birleştirici ve bütünleştirici bir ulusçuluk anlayışını benimsemiştir. Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü, çağdaş ulusçuluk anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır. Çok kültürlü toplumlarda "birlik", ulusal devletle sağlanmış ve "tek ulus" ilkesi bu birliği pekiştiren en önemli öge olmuştur. Toplumu oluşturan yurttaşların tek ulus çatısında toplanması, laiklikte olduğu gibi, farklılıklar korunarak birlikte yaşamanın en etkili yoludur. Türk Devleti'ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk sayılması, Türk Ulusu'nu oluşturan ögelerin etnik kimliklerinin yadsınması anlamına gelmemektedir. Tam tersine, etnik kökeni, dini ne olursa olsun tüm yurttaşların Türk Ulusu olarak adlandırılması, yurttaşlar arasındaki eşitliğin sağlanması, "çoğunluk" içinde bulunan çeşitli etnik kökenli yurttaşların "azınlık" durumuna düşmesini önleme amacına yöneliktir. Anayasa'daki "Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk Ulusu'nundur" kuralı da, "Türk Ulusu" kavramının, çoğunluk-azınlık ya da din ve ırk ayrımı yapılmadan yurttaşların tümünü kapsadığını göstermektedir. Türk Ulusu'nun birliğini ve huzurunu bozmaya yönelik uğraşlar, tekil devleti hedef alan girişimlerdir. Bu girişimlerin sonuçsuz kalmaya mahkum olduğu bilinmelidir.
Değerli Yurttaşlarım, Lozan Barış Antlaşması'nın kimi kurallarının tartışmaya açılmak istenmesi de bu kapsamda değerlendirdiğimiz, anlamsız ve kabul edilemez bir girişimdir. Türkiye'nin siyasal ve ekonomik bağımsızlığını ve uluslararası düzeydeki eşitliğini dünyaya kabul ettiren Lozan Barış Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanan benzer anlaşmalardan bugün geçerliliğini ve güncelliğini koruyan tek belgedir. Ulusal birliğimize, bölünmez bütünlüğümüze zarar vermeyi amaçlayan, hukuksal geçerliliği olmayan, Lozan Antlaşması'nda yer almayan ve Türkiye'nin egemenlik haklarıyla bağdaşmayan kimi beklentilerin gündeme getirilmesine anlayışla yaklaşılması beklenemez. Türkiye, Cumhuriyet'in kazanımları sayesinde, bölücü terör başta olmak üzere karşısına çıkarılan güçlüklere karşın, bölgesinde laik, demokratik, çağdaş rejimiyle örnek gösterilen bir ülke konumundadır. Tüm bunlar bilinirken, dış dünyadan, Cumhuriyet'in nitelikleri ve Devlet'in temel kurumları ile ilgili dayanağı olmayan açıklamalar yapılması bizleri başka düşüncelere götürmektedir. Türkiye, uluslararası alandaki ilişkilerinde başkalarının yönlendirmesi ya da istemleri doğrultusunda hareket etmeyecektir. Siyasal kimliği ya da temsil ettiği makam ne olursa olsun herkesin, Türkiye Cumhuriyeti'nin değerlerine, kurumlarına, egemenlik haklarına saygı göstermesi ve ülke gerçeklerini doğru değerlendirmesi gerekmektedir.
Değerli Yurttaşlarım, Anayasamızın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri arasında sayılan hukuk devletinin en önemli özelliklerinden biri, yargı bağımsızlığı ilkesinin kabul edilmiş olmasıdır. Güçler ayrılığı ilkesini benimseyen parlamenter demokrasilerde, bu ilkenin doğal sonucu olarak yargı erki, yasama ve özellikle gerçek gücü elinde bulunduran yürütmeye karşı korunmuş ve bağımsız kılınmıştır. Yargı bağımsızlığının gerçekleştirilebilmesi için, mahkemelerin yanında, yargı erkinin en önemli ögesi ve temsilcisi olan yargıçların da bağımsız ve güvenceli olması gerekmektedir. Bu nedenle, Anayasa'nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Ulusu adına "bağımsız mahkemelerce" kullanılacağı, 138. maddesinde de yargıçların görevlerinde bağımsız oldukları belirtilmiştir. Yine Anayasamızda, yargı erkinin yürütmenin etki ve karışmasından uzak tutulabilmesi için kimi düzenlemelere yer verilmiştir. 140. maddede, yargıçların mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi ilkelerine göre görev yapacakları; 138. maddede, yargıçların, Anayasa, yasa ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri; hiçbir organ, makam, merci ya da kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı kurala bağlanmıştır. Yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri, yargıçların seçimi ve özlük hakları konularında yargı bağımsızlığını gölgeleyecek yöntemlerden uzak durulması, hukuk devleti ilkesinin gereğidir. Yargıç ve savcıların tüm özlük ve disiplin işleri, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerinin seçimi gibi önemli yetkilerle donatılmış Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumunda bir siyasal parti mensubu olan Bakan'ın ve onun buyruk ve direktifleri ile hareket eden Müsteşar'ın yer alması yargı bağımsızlığını, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini zedelemektedir. Öte yandan, yargıç ve savcı adaylarının sınavının Adalet Bakanlığı'nca yapılması da yargı bağımsızlığı ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Anayasa'da yargıçlık ve savcılık mesleğine verilen özel önemin gereği olarak, bu mesleğe girecekler, adaylığa alınma ve adaylık döneminden başlayarak güvenceye kavuşturulmak istenmiştir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi de, 1995 yılında verdiği bir kararda; Anayasa'ya göre, yargıç ve savcıların mesleğe kabulü ve atanması yetkisinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda olması gerektiği, nitelik saptamadan mesleğe kabul kararı verilemeyeceği ve nitelik saptama işlevinin adaylığa alınma dönemini de kapsadığı belirtilerek, sınavın Adalet Bakanlığı'nca yapılmasını Anayasa'nın "yargı bağımsızlığı" ilkesine aykırı bulmuştur. Tam bağımsız bir yargıdan söz edilebilmesi için, yargıç ve savcıların adaylığa alınma sınavının bağımsız bir kurul olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nca yapılması anayasal zorunluluktur. Çeşitli hükümet programlarında da vurgulandığı gibi, yargının kişiselleştirilmesi ve siyasallaştırılmasının önlenebilmesi için, yargı bağımsızlığıyla bağdaşmayan bu durumların ivedi olarak düzeltilmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki, yargıç güvencesi yargı bağımsızlığının, yargı bağımsızlığı da devlete güvenin ön koşuludur.
Değerli Yurttaşlarım, Kamuoyunun duyarlılığını artırmak amacıyla bugüne kadar konuşmalarımda sıklıkla dile getirdiğim yolsuzluklar konusu, ivedilikle ve kararlılıkla üzerine gidilmesi gereken bir sorun olarak gündemdeki yerini korumaktadır. Yolsuzlukların önlenmesinde yetersiz kalınması, toplumda huzursuzluk ve umutsuzluk yaratmakta, Devletin temel organlarına karşı güven kaybına yol açmakta, hukuk devletine inancı sarsmaktadır. Yozlaşmanın bir ürünü olan yolsuzluklarla savaşımda başarıya ulaşılması, her şeyden önce yasama, yürütme ve yargı organlarının, kamu görevlilerinin, basının, sivil toplum kuruluşlarının ve yurttaşlarımızın, bu konuda ortak istence sahip olmalarına bağlıdır. Sonuçlarıyla birey, toplum ve Devlet yaşamını olumsuz etkileyen yolsuzluk eylemlerine karşı toplumun izleyeceği duyarlı tutum caydırıcı bir işlev yaratacak, ayrıca yetkilileri olaylar karşısında daha kararlı davranmaya yönlendirecektir. Etik değerlerin temeli olan dürüstlüğün yanı sıra, saydamlığın, katılımcılığın ve hesap verilebilirliğin bir yönetim ilkesi olarak benimsenmesi, yürütülen çabaların başarısını artıracaktır. İyi eğitilmiş, etik değerlerle donatılmış kuşaklar yetiştirilmesi, yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi; ulusal gelirin hakça paylaşımının sağlanması; sınırsız bir yargısal soruşturmaya olanak tanıyan sistem oluşturulması; denetimlerin eksiksiz, nesnel, yansız, bağımsız yapılması, yolsuzluk olaylarını önemli ölçüde azaltacaktır.
Değerli Yurttaşlarım, Konuşmamın bu bölümünde, Yasama Yılı açılışlarında ve kimi konuşmalarımda birkaç kez vurguladığım yasama dokunulmazlıkları üzerinde durmak istiyorum. Anayasa'nın 83. maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri için yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı birlikte düzenlenmiştir. Maddeye göre, milletvekilleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözleri ile Meclis'te ileri sürdükleri düşünceleri nedeniyle sorumlu tutulamazlar. Parlamenter demokratik sistemi benimseyen ülkelerde olduğu gibi, Anayasamızda da, çok yerinde olarak, kamu yararı amacıyla milletvekilleri için yasama sorumsuzluğu öngörülmüştür. Ne var ki, Anayasa'da bununla yetinilmemiş, seçimden önce ya da sonra suç işlediği ileri sürülen milletvekilinin, Meclis kararı olmadıkça tutulamayacağı, sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı, yargılanamayacağı ve üyelik süresince verilen ceza hükmünün yerine getirilemeyeceği belirtilmiştir. Böylece, milletvekilleri için, parlamenter işlevi dışındaki kişisel eylemleri nedeniyle de yasama dokunulmazlığı getirilmiştir. Yasama dokunulmazlığındaki kamu yararı amacı, yasama sorumsuzluğundaki kadar açık değildir. Yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği süresince olsa da, bir milletvekilinin kişisel eylemi nedeniyle dokunulmazlığa sahip olması, yasama erkinin yüceliğiyle bağdaşmamaktadır. Ayrıca, yolsuzlukla savaşımda başarılı olunabilmesi, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasıyla yakından ilgilidir. Bu nedenlerle belirtmek isterim ki, yasama dokunulmazlığının kaldırılması, toplumsal beklentilere olumlu yanıt oluşturacaktır.
Değerli Yurttaşlarım, Ulusal egemenliğin kaynağı ulusal istençtir. Ulusal istenç, ancak özgür seçimlerle yaşama geçirilebilir. Bunun için Anayasa'nın 67. maddesinde, tüm yurttaşlarımıza seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı getirilmiştir. Yine aynı maddede, seçim yasalarının, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenmesi öngörülmüştür. Temsilde adalet, siyasal partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, seçimlerde aldıkları oy oranında temsilci bulundurmasını gerektirmekte, alınan oyla orantılı temsilci sayısıyla yaşama geçirilebilmektedir. Yönetimde istikrar ise, oyların siyasal partiler arasında aşırı bölünerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yansımasının yaratacağı istikrarsızlığın önlenmesini anlatmaktadır. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi, oyların temsilci sayısına dönüşmesinde, "baraj" olarak adlandırılan oransal sınırlar konulmasını zorunlu kılmaktadır. Birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki ilkenin, seçme ve seçilme hakkının özünü zedelemeyecek ve Devlet yönetimini aksatmayacak biçimde birbirini dengeleyerek yasaya yansıması anayasal zorunluluktur. Bu duyarlı denge, aynı zamanda demokratik hukuk devleti niteliğinin gereğidir. Yönetimde istikrar ilkesi, salt çoğunluğu sağlayacak seçim sistemini değil, istikrarlı yönetimi olanaklı kılacak adaletli bir temsil sistemini gerektirmektedir. Bundan amaç, seçmenin siyasal dağılımının parlamentoya olabildiğince uygun ve adaletli biçimde yansımasıdır. Adalet, aynı zamanda yönetimde istikrarın da temel koşuludur. Yalnızca ya da ağırlıklı olarak istikrarı gözetmenin, istikrarsızlık kaynağı olacağı açıktır. Kuşkusuz, temsilde adaletin sağlanması için, seçmenin siyasal dağılımının tümüyle parlamentoda temsil edilmesi, başka bir deyişle siyasal partilerin tümünün Meclis'te temsilci bulundurması da savunulamaz. Bu sistemin de, yönetimde istikrar ilkesine aykırı düşeceği açıktır. Ne var ki, oy kullanan seçmenin yaklaşık yarısına ilişkin siyasal görüşün parlamentoda temsil edilmediği bugünkü seçim sistemini temsilde adalet ilkesiyle bağdaştırmak olanaksızdır. Önemli olan, kabul edilebilir bir "baraj oranı" ile her iki ilke arasındaki duyarlı dengeyi sağlayabilmektir.
Değerli Yurttaşlarım, Gelecek kuşaklara, yurttaşı olmaktan gurur duyacakları, başarılarıyla övünecekleri bir ülke bırakmak, onlara aydınlık yarınlar hazırlamak ortak sorumluluğumuzdur. Türkiye'nin çağın gereklerine uygun açılımlarla, yeni ülkülere doğru ilerlemesi, Devrimcilik ilkesinin gereği, çağdaşlaşma ve aydınlanma hedefinin zorunlu sonucudur. Türkiye, benimsediği hedeflere ulaşmak için, Cumhuriyet'in temel niteliklerinden ödün vermeden demokrasiyi, insan haklarını ve hukuk devleti ilkesini geliştirmek zorundadır. Bilgi toplumunun gerektirdiği altyapı yatırımlarının gerçekleştirilmesi, bu bağlamda Atatürk ilkeleri doğrultusunda çağdaş eğitimin yaygınlaştırılması ve kalitesinin artırılması, genç bir nüfus yapısına sahip olmamız nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Eğitimde kaliteyi düşürecek, Öğretim Birliği ilkesini zedeleyecek, laik eğitim sisteminin yozlaşması sonucunu doğuracak uygulamalardan kaçınılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, toplumsal ve ekonomik yapılarını, sanayilerini ve eğitim sistemlerini bilimsel yeniliklere göre uyarlayan ülkeler, dünyadaki ilerleme yarışında ön sıralarda yer almaktadırlar. Bireylerin gelecek kaygısı taşımaması için, ekonomik sorunlar yanında, toplumsal yaşamı tehdit eden güvenlikle ilgili sorunlara da önem ve öncelik verilmelidir. Her şeyden önemlisi Cumhuriyet'in niteliklerinin tartışmaya açılmasını amaçlayan uğraşların, yararsız girişimler olmaktan öteye geçmeyeceğinin anlaşılması gerekmektedir. Türk Ulusu, tarihsel ve kültürel birikimine bundan sonra da sahip çıkacak, bu değerleri yaşatacak, çağdaş bir ülke olmanın gereklerini ödünsüzce yerine getirecektir. Geçmişte tüm sorunlarını inanç ve kararlılıkla aşan Ulusumuzun Cumhuriyet felsefesine, kendisini var eden değerlere, çağdaşlaşma ve aydınlanma hedefine bağlı kalarak, mutlu yarınlara ulaşacağından kuşku duymuyoruz. Bu duygu ve düşüncelerle, yurt içindeki ve dışındaki yurttaşlarımızın, Kıbrıs'taki ve Türk dünyasındaki soydaşlarımızın ve tüm insanlığın Yeni Yılını kutluyorum. Barışın, sevginin ve hoşgörünün egemen kılındığı bir dünyada yaşamak umuduyla, Yeni Yılın herkese, başarı, sağlık, mutluluk getirmesini diliyorum. |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/5/2006 - DR. TAHİR TAMER KUMKALE; ÖĞRETMENLER
Öğretmenlik, bir insanın ulaşabileceği en yüksek makamdır.. Öğretmen, herkesin önünde saygı ile eğilebileceği en yüce insandır.. Okul, ülkenin geleceğini şekillendiren en kutsal mekandır.. Öğrenciler ülkemizin bugünü ve yarınının teminatıdır.. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyetin ilk yılında öğretmenlerin Türk toplumu içindeki önemini şöyle vurgulamıştır; " Memleketi ilim, kültür, iktisat ve bayındırlık sahasında da yükseltmek, milletimizin her hususta pek verimli olan kabiliyetlerini geliştirmek, gelecek nesillere sağlam, değişmez ve olumlu bir karakter vermek lazımdır. Bu kutsal amaçları elde etmek için savaşan aydın kuvvetlerin arasında öğretmenlerimiz en mühim ve nazik yeri almaktadırlar" Gazi bu söyleminde çok haklıdır. Çünkü iyi öğretmen, iyi yetişecek öğrenci demektir. İyi yetişmiş öğrenciler ise ülkenin bugünü ve yarınlarının teminatıdır. İşte bu yüzden öğretmene, öğrenciye ve öğretim sistemine yapılacak yatırımın sınırı olmamalıdır. Çünkü iyi yetişmiş öğretmenlerimiz ülkemizi 21 inci Yüzyılda bir dünya gücü haline dönüştürecek yegâne dayanak noktamızdır. Peki bugün okullarımız ve öğretmenlerimizin durumu nedir ? Bu sorunun cevabını bir öğretmenimizin aşağıdaki mektubundan öğreniyoruz. Bu mektup internet kanalı ile elime geçti. Mektubu büyük bir cesaretle kaleme alan öğretmenin yaptığı tespitlerin acil tedbir gerektirecek kadar önemli olduğunu değerlendiriyor ve belki bir ilgilinin gözüne ilişir ve sorunu sahiplenir ümidi ile aynen yayınlıyorum.. " BUNLARIN HEPSI GERÇEK...
** Biliyor musunuz, bu yıl lise birde okuma yazma bilmeyen bir öğrenci var. ** Biliyor musunuz, bir öğrenci okula "satır" getirmekten uzaklaştırma cezası aldı. ** Biliyor musunuz, iki hafta önce okulun önünde çıkan bir kavgada bir öğrencimin boynu döner bıçağı ile kesildi, şah damarına gelmedi ve 28 dikiş atıldı. ** Biliyor musunuz, çevrede kimse kışın aksam beşten sonra sokakta yalnız yürümüyor. ** Biliyor musunuz, geçtiğimiz hafta, bebek bekleyen müdür yardımcımız bir öğrenci tarafından karnı tekmelenmekle tehdit edildi. ** Biliyor musunuz, dışarıdan elini kolunu sallayarak okula giren bir adam, kendisini dışarı çıkarmaya çalışan kat nöbetçisi bayan öğretmeni bıçakla tehdit etti. ** Biliyor musunuz, derste sıkıntı yarattığı için öğretmeni tarafından cezalandırılan bir öğrencinin aşiret olan ailesi okulu bastı. ** Biliyor musunuz, bir öğretmenimiz sınıfta bıraktığı öğrenciden tehdit telefonları aldı. ** Biliyor musunuz, öğrencilerimizin %86'si sigara içiyor. ** Biliyor musunuz, öğrencilerimizin %42'si hap kullanıyor. ** Biliyor musunuz, okulun etrafında hap satanları ve kullanan öğrencileri polis biliyor. ** Biliyor musunuz, öğrencilerimizin %23'ü ensest ilişki mağduru. ** Biliyor musunuz, geçtiğimiz yıl bir kız öğrencimizin babası çocuğundan(öğrencimiz) dayak yediği için okula sığındı. ** Biliyor musunuz, yalnızca koridorda birbirlerine çarptıkları için kavga eden iki kız öğrencinin aileleri okulun önünde birbirlerine yumruk yumruğa saldırdılar. ** Biliyor musunuz, bazı kız öğrenciler 100 kontör karşılığında minibüs şoförlerine, halı saha sahiplerine kendilerini kullandırtıyorlar.( cinsel anlamda) ** Biliyor musunuz, bu yıl bir erkek öğrenci, bir kız öğrencinin kendisine cinsel tacizde bulunduğunu söyleyerek şikayette bulundu. ** Biliyor musunuz, bir anne, kızının saçının boyalı olması üzerine okula çağırıldığında, kızını okula koca bulmak için gönderdiğini bu yüzden süslenmesi gerektiğini söyledi. ** Biliyor musunuz, velilerin %42'si kayıttan sonra bir daha okula uğramıyor. ** Biliyor musunuz, maddi yetersizlikten dolayı üç, dört aile bir oda-bir salon bir evi paylaşıyorlar. (Sayıları da azımsanamayacak ölçüde.) ** Biliyor musunuz, geçtiğimiz yıl cuma okul kapanışı töreninde baygınlık geçiren bir öğrencinin iki gündür hiçbir şey yemediğini öğreniyoruz. ** Biliyor musunuz, öğrencilerin çoğunun hayatında ailelerinin yaşadığı kan davası, intihar, boşanma, dayak, kaçma, kaçırılma, hapis gibi hikayeler var. ** Biliyor musunuz, iki gün boyunca evine gitmeyen bir öğrenciyi velisi gelip okulda arıyor. (Daha sonra kızın biriyle kaçtığı anlaşılıyor ) ** Biliyor musunuz, annesi babası ayrı olan öğrencilerin çoğu uzak akrabaların yanında kalıyor. Anne ya da baba almak istemiyorlar veya üvey anne babalar istemiyor. ** Biliyor musunuz, sorun çıkardığı için müdür tarafından cezalandırılan bir öğrenci mahalleden topladığı tanıdıklarıyla müdürün odasını basıp tehditler savurdu. ** Biliyor musunuz, veliler toplantılara, ocakta yemeklerini bırakarak, mantolarını omuzlarına atarak geliyorlar. Bu velilerin büyük bir çoğunluğu öğretmene nasıl hitap edileceğini bilmiyor. (Güzelim, hanim kızım, sen, hocaaaaa, ablası!?) ** Biliyor musunuz, sakallı, şalvarlı, cüppeli bir veli toplantılara gelip yalnızca erkek öğretmenlerle görüşüyor! ** Biliyor musunuz, 1000 öğrenci kapasitesi olan okulda kütüphane üye sayısı 7 kişidir. ** Biliyor musunuz, lise bir öğrencileri "Soru işareti nerede kullanılır?" sorusuna cevap veremediler. ** Biliyor musunuz, Lise öğrencileri çarpım tablosunu bilmiyorlar; 10 ve katları ile çarpma ya da bölme işlemi yaparken bile hesap makinesi kullanıyorlar. (Matematik öğretmeni öğrencilere bir ders boyunca 300'ü 2'ye böldüremediğini anlattı.) ** Biliyor musunuz, maddi durumu iyi olan öğrencilerden birinin velisi, akan damımızı onardı. ( Notlarının hemen hepsi zayıf olan öğrencinin sınıf geçmesi şartıyla!) Ben bu okulda 3 yıldır öğretmenlik yapmaya çalışıyorum. Bu olaylara alışmamak için, artık alışıp bunları doğal karşılayan yılların öğretmenleri gibi olmamak için gayret gösteriyorum. Biliyorum ki eğer alışırsam geleceğe dair hiçbir umudum kalmayacak. Her gün büyük bir çaresizlik ve endişeyle "Acaba bugün ne olacak?" diye başlıyorum işime. Olaysız geçen günler Allah'ın nimeti! Biliyor musunuz, sınıfta gezinerek ders anlatırken Atatürk'ün gözleriyle karşılaşmamaya çalışıyorum, kafamı kaldırıp resmine bakamıyorum. Başımın üzerinden "Ey Türk Gençliği!" diye bağırdıkça utancımdan omuzlarıma gömülüyorum. Biliyor musunuz, 10 Kasım'larda, 29 Ekim'lerde şiirler okunurken, marşımızı dinlerken ağladığımda herkes günün anlamına ağladığımı sanıyor; oysa çaresizliğe ağlıyorum. Muhtaç olduğu kudretin dolaştığı asil kanı uyuşturucuyla zehirleyen öğrencilerimi kurtaramıyorum. Öğrenmeye direnen, kendini kapatan öğrencilerime İstiklal Marşı'nın anlamını bile öğretemiyorum. Daha da yazacaktım ancak yazdıkça yüreğim ağırlaşıyor" |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/5/2006 - DR. TAHİR TAMER KUMKALE; ÇAĞIN SORUNU PSİKOLOJİK SAVAŞ
Bugün ülkemize yönelik küresel tehdit merkezlerinin hedefi; Türk milletinin milli birlik ve beraberliğini bozmak, bu birliği sağlayan en önemli faktör olan Atatürk sevgisini ve Atatürkçü Düşünce sistemini yıkmaktır. Uygulanan teknikler açısından Türk insanının ortak hassasiyet gösterdiği ve duyarlı olduğu kutsal duygu ve düşüncelerin istismarı hedef alınmıştır. Psikolojik harekatta hedef seçilen her toplum kesimi için anlayacağı ve tepki göstereceği bir TEMA seçilir ve bütün çalışmalar çalışmalar bu tema etrafında birleştirilir. Kullanılan temalar muhteva olarak farklı olmakla birlikte bu değişik temalar seçilen toplum kesimlerini ayni hedeflerde birleştirmeli ve toplumun ayrı ayrı kesimlerinden istenen psikolojik tutum ve davranış değişikliklerinin ayni olması gerekmektedir. Ülkemize yönelik dış kaynaklı ve dış destekli Psikolojik Harp faaliyetlerinde kullanılan temalar genellikle şunlar olmaktadır;
- Batıl ve gayri milli yönetimden kurtulma çağrısı,
- Alkol, uyuşturucu madde, müstehçen yayınların teşviki,
- Rüşvet, yolsuzluk, ahlaksızlık, vurgunculuk,
- Türk dilinin zayıflığı ve yabancı kelimelerden temizleme ihtiyacı,
- Milliyetçilik çağdışıdır, günümüzün küresel dünyasında milliyetçiliğe yer yoktur,
- Hak, adalet, eşitlik ve özgürlük,
- Demokrasi ve barış yanlısı olma ,
- Emperyalizm, sömürü ve geri kalmışlık,
- Dünya ve bölge barışı ihtiyacı,
- Milli, dini , tarihi değerlerin çağdışı olduğu,
Yukarıda birkaçı verilen temalar küresel mimarların kontrolundaki yıkıcı ve bölücü örgütlerin mevcut imkan ve kabiliyetleri kullanılarak her türlü propaganda ve yayın vasıtaları ile hedef seçilen toplum kesimlerine yansıtılmaya çalışılmaktadır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan ve uygulama alanı her geçen gün artan INTERNET bu konuda çok etkili bir seviyeye ulaşmıştır. Bu propaganda araçlarını başlıca üç kategori altında toplayabiliriz. Bunlar;
1. YÜZYÜZE HABERLEŞME ARAÇLARI:
- Mitingler, toplantılar, seminer, sempozyum, panel, açık oturum ve konferanslar,
- Milli Eğitime bağlı okullar ile üniversitelerimizde verilen dersler,
- Grup çalışmaları ve ikili temaslar,
- Hertürlü sosyal aktiviteler (Sinema, tiyatro, konser, müsamere, gösteriler gibi)
Yüzyüze haberleşme araçları ile hitabedilen kitle çok az olmasına rağmen bu usul ile yapılan propagandanın hasmı etkileme oranı çok yüksektir. Çünkü hedef kitle kendilerine mesaj iletecek şahış ile doğrudan temas kurma imkanı bulmaktadır. Ayrıca soru sorarak konu hakkında daha çok bilgilenme imkanı bulabilmektedir. Bu gibi ikili temaslarda etkilenen topluluk üyeleri, bu defa kendileri birer propagandist gibi çalışarak hedef toplumun geri kalan kesimi üzerinde beyin yıkama görevini karşılıksız yapmaktadır.
2. GÖZE HİTABEDEN HABERLEŞME ARAÇLARI:
- Gazete ve Dergiler
- Duvar yazıları ve reklam panoları
- Kitap ve dokümanlar
- Bildiri, afiş, pankart, etiket, pullar
3. KULAĞA HİTABEDEN HABERLEŞME ARAÇLARI:
- Radyolar,
- Teyp ve ses alma cihazları, hoparlörler,
4. HEM GÖZE VE HEM DE KULAĞA HİTABEDEN HABERLEŞME ARAÇLARI:
- Televizyon
- Sinema ve Video filmleri
- Bilgisayar ve İnternet
- DVD, VCD, Disket, ve CD'ler.
- Cep Telefonları
Propagandanın hedef kitlelere ulaştırıldığı haberleşme araçları bu dört ana başlık altında toplanmıştır. Bunlar hedef toplum üzerinde teker teker teker kullanıldığı gibi bunlardan bir kaçı ile birlikte yoğun bir çalışmada yapılabilir. Hedef toplum üzerinde yeterince çalışma yapılmadan hedef kitlenin tutum değişikliği göstermesi beklenemez. Bilgisayar ve Internet ile birlikte küresel güçlerin hedef toplum üzerindeki çalışmaları kolaylaşmıştır. Bilgi toplumu durumundaki gelişmiş ülkelerin imkanlarını kullanan küresel güçler, bilgiyi elde edemeyip sadece kendisine verilen kadarını alıp kullanmak durumunda bulunan geri bıraktırılmış ülkelerdeki hedef kitleleri kolaylıkla elde edebilmektedirler. En kolay ve kitleler açısından hem göze ve hem kulağa hitabeden araçlar ile mukayese dahi edemeyeceğimiz "Yüzyüze yapılan haberleşmeler" daima en etkili araç olmaktadır. Bu bakımdan profesyonel haberleşmeciler iyi konuşna ve hitabet sanatına vakıf kişilerden seçilmektedir.
Tutum ve davranış değişikliği göstermesi istenen hedef toplum üzerinde gizli veya açıkça yürütüln psikolojik harekat ve propaganda faaliyetlerini destekleyen tema ve semboller direkt veya endirekt metotlarla harekat hedefi seçilen kitlelere ulaştırılır. Hedef toplumun özelliğine göre seçilen mesajların iletilmesinde en tesirli metot etkin kilit haberleşme elemanlarından istifade edilmesidir. Bu kilit haberleşme elemanları o toplumun içinde yaşarlar ve genellikle toplumun tamamını etkileyecek mevki ve konumda yer alırlar. Bütün kilit haberleşmeci elemanlar kaynağı gizli tutarak propaganda mesaj ve haberlerinin güvenirliğini arttrırıcı rol oynarlar. Bu özel görevleri dolayısıyla kilit haberleşmeciler hasım Psikolojik Harekat uygulayıcılarının öncelikli hedefi olurlar ve ancak bunlar elde edildikten sonra hedef toplum üzerrinde etkili çalışmalara başlanır. Psikolojik Harekat uygulamalarında kilit haberleşmeci olarak görev yapan kişileri şu şekilde sıralayabiliriz;
- Her müessese ve kuruluştaki üst yönetim kadroları,
- Üniversitelerdeki öğretim üyeleri ve idareciler,
- Gazete ve dergilerin meşhur köşe yazarları,
- Radyo ve televizyonların tanınmış yorumcuları,
- Üniversitelerdeki öğrenci liderleri ve temsilcileri,
- Sendika başkanları ve etkin Sivil Toplum Kuruluşu yöneticileri,
- Toplumun sözlerine itibar ettiği tanınmış lider ve yöneticiler,
- Tanınmış bilim adamları, siyasetçiler ve meşhur sanatkarlar...
Yukarıda açıklanan kilit haberleşmeci listesi genel bir değerlendirme yapabilmek için verilmiştir. Bunları çoğaltmak mümkündür. Bunlardan yararlanılarak psikolojik harekat uygulamalarının yapıldığı varsayılır. Fakat bütün psikolojik harekat faaliyetleri tam anlamıyla gizli olarak yürütüldüğünden hedef kitle üzerinde sürdürülen propaganda faaliyetlerini çok açık ve anlaşılır tarzda tahlil imkanımız ise hemen hemen yok gibidir. Pek çok ayrı devletin ayni hedef toplum üzerinde bir yandan psikolojik harekat ön çalışmalarını yaparken, bir yandan da ayni toplum üzerinde psikolojik harekatın fiilen uygulanması işlevini yürütmesi çok doğal ve yaygındır. Bu bakımdan tesbit çok zor olmaktadır. Tesbit edilemeyen bir faaliyete karşı tedbir almakta mümkün değildir. O halde yapılması gereken husus bu çok kompleks ve karmaşık faaliyeti yapan kuruluşları ortaya çıkartmak için benzer yapıda ve çapta organizasyonların kurulması ve hasım ülkelerin çalışmalarına benzer metotlarla çalışılması gerekmektedir. Bu da binlerce iyi yetişmiş uzman Psikolojik Harekat personelinin istihdamını ve yeterli bir bütçe desteğini zorunlu kılmaktadır. Eğer bu teşkilatlar kurulup toplum kesimlerimiz üzerinde yapılan psikolojik harekat çalışmalarını zamanında tesbit edemezsek muhtemel tehdidi önlememiz mümkün değildir. Çünkü üzerinde çalışılan toplumun ne zaman patlayacağını bilmemiz genellikle belli değildir. Bu husus ateşleme pimi başkalarının kontrolünde olan ve her an patlamaya hazır halde bulunan bir saatli bombanın üzerinde oturmakla eşdeğerdir. Eğer gerekli ön bilgileri alamıyorsak, her an meydana gelebilecek psikolojik harekat saldırılarına karşı sadece pasif savunma tedbirleri almakla yetinilir ki, bu da ancak harekat etkisini gösterip yıkım büyük ölçüde gerçekleştikden sonra yapılabilir. Ancak alınacak pasif savunma tedbirleri dahi mevcudu önleyemese bile gelecek saldırıları önleyeceğinden yararlı olarak değerlendirilmelidir. Bilindiği gibi her ülke ve doktrin; kendi inanç ve davranış biçimlerini düşman, tarafsız ve dost fertler ile toplumlara kabul ettirebilmek maksadıyla yoğun psikolojik harekat faaliyetleri planlayıp icra etmektedir. Burada kullanılan araçlar ve izlenen taktikler nedeni ile çoğu kez farkına dahi varamadığımız psikolojik etkileme ile önce tek tek fertleri ve sonunda bu fertlerden oluşan cemiyetleri ciddi ölçüde yönlendirmektedirler.. Sosyal hayatımız içinde mütalaa edilen bütün faaliyetlerde az veya çok psikolojik baskılar kendisini hissettirmektedir. Bu faaliyetler belli zamanlarda yoğunlaştırılarak toplumda sosyal patlamalara neden olmaktadır.. Aslında her toplumda meydana gelen sosyal çalkalanmaları bir tek sebebe bağlamak ve bu hadiselerde psikolojik harekatçıların parmağı olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmak doğru bir davranış değildir. Bu kolay mazeret bulma yoludur. Her zaman psikolojik tehdide açık olduğumuz bilinmeli ve buna karşı daha önce sıralanan karşı koyma tedbirleri bıkmadan usanmadan tatbik edilmeye çalışılmalıdır. Ancak ülkemizin bulunduğu coğrafi konum ve mevcut milli güç potansiyeli yüzünden küresel güçlerin doğrudan hedefi olduğu gerçeği hiç unutulmamalıdır. Ülkemizde milli çıkarı bulunan küresel güçlerin ve hasım ülkelerin kendi milli çıkarları lehinde kamuoyu oluşturma gayretleri aralıksız sürdürülmektedir. Bu faaliyetlerin sosyal olayları etkileme gücü daima dikkate alınmalı, en küçük bir toplumsal olayın bir anda çığ gibi büyüyerek üklemizi yangın yerine çevirebileceği unutulmamalıdır. Son günlerdeki Türk bayrağının yırtılması ve yere atılması olayının nasıl bir anda halkı galeyana getirdiği görülmüştür. Kanaatimce bu bir prova idi. Bununla toplumun tepkisi ölçülmüştür. Şimdi çok daha başka yollardan Türk toplumunu birbirine düşürerek çatıştıracak ve bu şekilde zayıflatıp güçsüzleştirecek hareket tarzlarının planlarının yapıldığını bilmeli, devletçe ve milletçe oyuna gelmemeli, şimdiden gerekli hazırlıkları yapmalıyız..
Özellikle yeni fikir ve araştırmaların üretim merkezleri olan eğitim ve öğretim kurumları; bilgilendirici ve yönlendirici özellikleri yanında disiplin içinde işleyen kurumsal yapıları yüzünden ülkemiz içinde ceryan eden sosyal hadiselerin nirengi noktalarından birini oluşturmaktadır. Bu yönüyle daima arayış ve kendini geliştirme gayreti içinde bulunan, idealist duygu ve düşüncelerle bezenmiş gençlik kesiminde, mevcut ve muhtemel problemlerin istismarı ile gerek propaganda ve gerekse diğer psikolojik faaliyetler daha da etkili olmaktadır. Birçok ideolojinin en sadık ve masraf istemeyen gönüllü uygulayıcıları olarak görülen gençlik kesimini önceki bölümlerde bahsolunan psikolojik harekat tehdidinden kurtarmak aklıselim sahibi yetişmiş her yurttaşın milli bir görevidir. Bu görevin ifası için en uygun hareket tarzı; konu hakkında bilgi sahibi olmak ve psikolojik baskı ve etkilerin arkasında yatan gerçek niyetleri zamanında ve doğru olarak teşhis etmektir. Pek çok ülke ve ideolojinin büyük paralar harcayarak, pek çok yetişmiş uzmanı seferber ederek yürüttüğü psikolojik hareket ve propaganda uygulamalarının tek amacı fertlerin duygu ve düşüncelerini etkileyerek zihinlerde tereddütler doğurmaktır. Çeşitli vasıtalar kullanılarak zihinlere yerleştirilen “ACABA” sözcüğü daha sonra yoğun çalışmalarla davranış değişikliklerine dönüşmekte ve neticede çeşitli ülke ve ideolojiler masrafsız taraftar, yani bedava savunucular kazanmaktadır. Ülke içindeki huzur ve güven ortamını tahrip ederek kargaşa ve kaos ortamı hazırlayan ülke ve ideolojilerin izledikleri yol ve kullandıkları yöntemler ile dikkatle seçerek hedef toplumlara sunduğu slogan ve temalar çoğu zaman kendi gizli hedef ve çıkarlarını yansıtmaz. Bunlar bize çok masum ve normal faaliyetler gibi görünürler. İşte tehlikeli olan durum burada meydana çıkmaktadır. Bu bakımdan son derece iyi, makul düşünceler ve temiz duygularla desteklenen bir çok tema ve davranış hakkında çok daha fazla uyanık ve dikkatli olmak, “acaba” sorularını daha sıkça sormak gerekmektedir. Aksi halde huzur ve güven içinde sürdürmeğe çalıştığımız günlük rutin yaşantımızın yerini bir anda kargaşa ve kaos ortamı alabilir. Sonunda bizi dehşete düşürüp istemediğimiz tutum ve davranışlar yapmamıza sebep olabilir. Zihinlerini etki altına alarak beyinleri yönlendirilen ve bu ülkenin muhtemel düşmanlarının maşası olarak hareket edip kullanılan insanlarımızın sonradan kandırıldıklarını anlamaları ve suçlu oldukları itiraf etmeleri artık bir işe yaramamaktadır. Mühim olan önceden bilgilenip alet olmamak ve oyuna gelmemektir. Bu ülkenin aydınları, okumuş nesilleri, idareci yönetici ve öğretici konumuna erişmiş yetişkinleri olarak tarihi bir görev ve vebal altında bulunduğumuzun bilinci içinde olmak zorundayız. Vatana, millete, devlete faydalı nesiller yetiştirilmek üzere bizlere emanet edilen saf ve temiz duygularla bezenmiş memleket evlatlarını psikolojik harekat tehdidinden ve bu tehdidin doğurabileceği yıkımlardan haberdar etmeliyiz.. Elimize verilen genç nesillere sadece bilimsel teori ve literatür bilgilerini vererek onları mesleklerinde ehil birer kişi olarak yetiştirmek yetmez. Onlara içinde yaşadıkları Türk toplumunun zengin kültürel değerlerini mutlaka kazandırmalıyız. Birlikte yaşadığı insanların duygu, düşünce ve kabiliyetleri ile atalarından intikal eden milli değerlerini sahiplenmelerini sağlamalıyız. Bu evlatlarımızın kitle iletişim araçlarından günde 24 saat beyinlerine pompalanan küresel değerlere karşı kendilerini savunmalarını sağlayacak milli kültür değerleri ile beyinlerini doldurmalıyız ki, küresel sloganlar dolu olan bu beyinlerde yerleşecek yer bulamasınlar ve kötü fikirler bu beyinlerde asla filizlenmesin. Bugün sokaklarımızda yıllardır sürdürülen yabancı hayranlığı ve İngilizce öğretme bahanesi ile unutturulması başarılan Türkçe yüzünden milli his ve duyguları yeterince tatmin edilemeyen evlatlarımız başıboş dolaşmaktadır. Bunların herbiri küresel psikolojik harekat uzmanlarının elinde kullanılacak birer silah olarak hazır beklemektedir. Bu şartlanmış ve kaybedilmiş beyinlerin geri kazanılması sanıldığı kadar kolay değildir. Çok büyük emek, gayret ve zamanı gerektirmektedir. Sonuç olarak; Küreselleşen dünyada, küresel mimarlar milli değerleri ve üniter devletleri bölüp parçalayarak insan topluluklarını çok küçük kümeler haline getirip kolaylıkla kontrol altında tutmayı hedef almışlardır. Kendi değerleri olmayan, aidiyet duygusunu kaybetmiş, çevresine duyarsız, sadece tüketime odaklanmış bir insan tipi yaratılmaya çalışılmaktadır. Psikolojjik Harekat teknikleri bu konuda kendilerine yardımcı olmaktadır. Yaygın internet ağı ve bilgi teknolojisi ise küresel güçlerin beyin yıkama işlevlerine yardımcı olarak onlara destek sağlamaktadır. Küresel güçlerin hedeflerine ulaşmada ve ele aldıkları hedef toplumların halklarının beyinlerini yıkamada çok usta olduklarını, yani başarılı olduklarını kabul etmeliyiz.. Bu bilinen gerçeğin ışığında ülkemiz güç merkezlerinin en nadide unsuru olan, dayanak noktamızı ve geleceğimizin teminatını teşkil eden gençliğimizi; yabancı fikir, ideoloji ve ülkelerin hedefi olmadan şuurlu, inançlı ve kişilik sahibi fertler haline getirmek, düşman propagandasına fikren ve ruhen karşı koyacak bir hazırlık derecesine eriştirmek biz düşünen beyinlere düşen en önemli ve kaçınılmaz bir tarihi görev olarak önümüzde durmaktadır..
Bulunduğu coğrafyanın önemi ve sahip olduğu potansiyel güç ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti her dönemde dışarıdan desteklenip yönlendirilen küresel tehdit odaklarının hedefi durumundadır. Ülkemiz üzerinde milli çıkarı bulunan devletler ile küresel güç odakları tarihin her döneminde emellerine ulaşabilmek için Türk halkı üzerinde oyunlar sahnelemekten ve kendi çıkarlarına toplumumuzu alet etmekten kaçınmamışlardır. 21 nci asrın gelişmiş iletişim dünyasında artık silahlı kuvvetleri kullanarak hasım devletlere bir şeyleri kabul ettirmek çok zordur. Irak'ı bir ay gibi kısa zamanda askeri gücü ile işgal eden ABD'nin geçen iki yıl boyunca içine düştüğü kaos ortamı bunun tipik bir misalidir. Aslında sıcak savaşların kullanılması metotu, hem zor ve hem de çok pahalıdır. Ayrıca başarı şansı da çok yüksek değildir. Bunun yerine İkinci Dünya Harbi sonrasında başlayan Soğuk Savaş döneminde başarıya uygulanan Psikolojik Harekat metotları ile ülkeler çok daha kolay saldırgan tarafın kontrol ve denetimine girebilmektedir. Her türlü düşüncenin özgürce tartışıldığı demokratik devlet yapıları, Psikolojik Harekat ve yaygın silahı Propaganda'nın kullanımı için çok müsait bir ortam hazırlamaktadır. Avrupa'nın sömürgeci devletlerinin çoğu hala ortaçağdan kalma kırallık ile yönetilirken daha dün aşiret yaşantısından kurtulmuş, asırlarca feodal bir sistemle yönetilmeye alışmış toplumlara demokrasi getirilmeye çalışılmasının ardında yatan gerçeklerden biri de, sözde demokrasi ortamının kendi çalışmalarına sağlayacağı kolaylıklardır. Çünkü demokratik yönetimlerde düşünce özgürlüğü maskesi altında her türlü kitle iletişim aracından yararlanılarak yapılacak ideolojik propaganda vasıtasıyla geniş halk kitleleri psikolojik baskı altına alınarak tutum ve davranışları kendi istekleri doğrultusunda kolaylıkla yönlendirilebilir. Psikolojik Harekat yöntemini ve tekniklerini kullanarak ülkemiz üzerindeki tarihi emellerini gerçekleştirmeye çalışan küresel çıkar gruplarının destek ve yönlendirmesi ile ülke içinde kazandıkları toplum kesimlerini kullanarak yürüttükleri faaliyetleri biz "İç Tehdit" olarak değerlendiriyoruz. Aslında bu tamamen dış destekli ve dış kaynaklı tehdit olup içerideki yerli işbirlikçileri kullanılarak asıl tehdit odakları kendilerini saklamasını bilmektedir. Yani dış tehdit odakları iç tehdit odaklarını taşeron olarak kullanmaktadır. 1960'lı yıllarda masum öğrenci hareketleri olarak başlayan ve giderek Aşırı Sağ, Aşırı sol, Bölücülük ve İrtica olmak üzere başlıca dört ana grupta toplanıp yıllarca hem birbirleriyle ve hem de devletle savaşan yıkıcı ve bölücü örgütler bugün şekil değiştirmiştir. Günümüzde en önemli güncel ve potansiyel tehdit olarak başlıca iki tehdit unsuru kalmıştır. Demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti devletinin rejimini değiştirmeyi hedef alan bu tehdit unsurlarından birincisi BÖLÜCÜLÜK diğeri ise siyasal dinci hareket yani İRTİCA'dır. Türk Milleti tarihte pek çok defa yıkılma tehlikesi ile karşılaşmış. Pek çok düşmanla mücadele etmiştir. Tarihin yadsınamaz bir gerçeği şudur. Tarihimizde hiçbir Türk devleti dışarıdan gelen baskı ve saldırılarla yıkılmamıştır. Maalesef düşmanlarımızın en büyükleri dışarıdan değil, içeriden çıkmıştır. Tarihteki bütün Türk devletlerinin ortak vasfı daima kendi kendisini yıkmak olarak belirmiştir. Bu karakterimiz düşmanlarımız tarafından çok iyi bilinmektedir. Ve bu zaafiyetimiz küresel güçler tarafından sıkça kullanılarak bizi kıyasıya birbirimize düşürmeyi her zaman başarmaktadırlar. İç ve dış düşmanla mücadelenin en güzel örneği Kurtuluş Savaşı döneminde verilmiştir. Bilindiği gibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarına asıl tehdit önce içeriden gelmiştir. Anadolunun pek çok yöresinde kandırılmış halk kitleleri Kuvay'ı Milliye'ye karşı isyan etmişler ve sonunda bu isyanlar askeri güç kullanılarak bastırılmak zorunda kalınmıştır. Ancak içerideki isyan tehdidi önlendikten ve milli birlik sağlandıktan sonra dışarıdan gelen Yunana karşı harekete geçilebilmiştir. Bugün içeride ve dışarıda milletimizin geleceğini karartmaya ve bizi birbirimize düşürmeye çalışan küresel güç odaklarının eski alışkanlıklarından vazgeçmeyecekleri ve Türk toplumunu birbirine düşman kamplar haline getirme faaliyetlerinden taviz vermeyecekleri açıkça görülmektedir. Saldırıları hiç bitmeyen küresel güç odaklarına karşı mücadele etmenin en etkin yolu geçmiş tecrübelerin ışığında aklımızı ve sağduyumuzu kullanmaktır. Bu maksatla günümüzün en etkili gücü olan bilgiye ulaşmamız, bilgiye egemen olmamız, bilgiyi değerlendirip yeni bilgilere ulaşmamız, yani kendimizi çok iyi yetiştirmemiz gerekmektedir. Kendimizi Türk Milli Kültür değerleri ışığında çok iyi yetiştirip milli niteliklerle karakterimizi teçhiz etmeliyiz. Yani milli bilinçle güçlenmeliyiz.. Türk milletine düşman olan ve bunu her fırsatta gösteren düşmanlarımızın amaç ve saldırı yöntemlerini doğru tesbit etmeliyiz. Bu sürekli hale gelen düşman unsurlara karşı kendi mücadele yöntemlerimizi geliştirmeliyiz. Bilinçli ve bilgili kişiler olarak bilmeyenleri ve bu şekilde karşı tarafın piyonu olarak kullanılabilecek insanlarımızı bilgilendirmeli ve onlara oynanan oyun içindeki rollerini göstermeliyiz. Sonuç olarak; bizim için tek çıkar yol olan Atatürkçü Düşünce Sistemini ve bu düşüncenin özünü teşkil eden aklın ve bilimin egemenliğini ülkemizde hakim kılmalıyız. Bu kavramı benimsemeli ve bir yaşam metodu haline getirerek her alanda uygulamalıyız. İşte o zaman mutlak kurtuluşun yolunu bulabiliriz |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/5/2006 - ATATÜTRKÜN SÖZLERİYLE LAİKLİK;
DİN VE MEZHEP HERKEZİN VİCDANINA KALMIŞ BİR İŞTİR.KİMSE KİMSEYİ HERHANGİ DİN YADA MEZHEBİ KABUL ETME YÖNÜNDE ZORLAYAMAZ DİN VE MEZHEP HİÇBİR ZAMAN POLİTİK BİR MALZEME OLARAK KULLANILAMAZ...
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|